3 Haziran 2018 Pazar

Sokrates Suçludur*

Sokrates ve Öğrencileri, Bartolommeo Pinelli’nin bir resminden ilhamla yapılmış gravür. 

‘Sorgulanmamış bir hayat, yaşamaya değer değildir.’

Zamanın en ünlü şehri Atina’nın altın çağı döneminin ortasında doğan Sokrates, şehrin en büyük zaferlerinden, acı sonuna kadar olan sürece tanıklık etti. Hayatı boyunca Atina halkını sorularıyla uyandırmaya çalışan bu filozof MÖ 399’da şehrinin tanrıları yerine, başka ruhani kavramlara inanma ve gençlerin ahlakını bozmakla suçlanarak idama mahkûm edildi.

Sokrates’in Savunması
Atina halkını, inandıkları düşünceleri savunmak ve hayatlarını sorgulamak konusunda cesaretlendiren Sokrates, yine Atina halkı tarafından suçlanarak kendini bir anda mahkeme karşısında buldu. Felsefesini reddetmesi için kendisine bir fırsat veren mahkeme ona sordu: ‘Vatanından sürgün edilmeyi mi, yoksa ölümü mü tercih edersin?’ Sokrates onlara ‘Hiç kimsenin karşısında ölüm korkusuyla geri adım atmadım ve haksızlıklara göz yummadım. Ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir’ şeklinde cevap verdi ve altmış oy farkla suçlu bulundu. Onun suçsuz olduğunu düşünen karısı verilen karara isyan ederken o karısını teselli etti: ‘Suçlu olmamı mı yeğlerdin?’

Sokrates’in Ölümü
18. yüzyılda Herculaneum ve Pompeii şehirlerinde yapılan arkeolojik kazılar, antik Yunan ve Roma medeniyetlerine olan ilgiyi arttırdığında, Neo-Klasik üslup, kazıdan çıkarılan binlerce eserin gravürü sayesinde neredeyse tüm Avrupa’yı etkisi altına aldı. Akımın Fransa’daki önde gelen temsilcisi Jacques Louis David oldu. David sanatta olduğu kadar politikada da tutkulu olduğunu kanıtlamış bir ressamdı. Devrimci ruh güçlenince, 1781’deki Salon sergilerinde büyük başarı elde etmiş, adanmışlık ve kahramanlık temalarını vurgulayan Roma sahnelerini resmetmeye başlamıştı. 1786 yılında, Parlamento üyesi ve yetenekli bir Yunan Dili araştırmacısı olan Charles-Michel Trudaine de La Sablière, ondan Sokrates’i resimlemesini istediğinde, o ölümüyle zafer kazanmak isteyen onurlu bir adamın son dakikalarını görünür kılmak istedi.

Jacques-Louis David, The Death of Socrates, 1787
David, Atina halkının ölüme mahkûm ettiği Sokrates’i, etrafında zincirlerin olduğu bir yatağın üstünde oturur vaziyette, zehir dolu kadehe son derece doğal bir şekilde uzanırken resimledi. 70’li yaşlarındaki bu adamın kolları son derece güçlü, vücudu dimdik. Yüzünde ne korku ne de pişmanlık var. Son saatlerini arkadaşları ve öğrencileriyle ruhun ölümsüzlüğünü tartışarak geçiren Sokrates, sol eliyle göğü işaret ediyor.

Mahkemenin kararı ardından Sokrates’i hapisten kaçması için ikna etmeye çalışan arkadaşı Crito, bir elini onun dizine koymuş. Crito’nun bu trajedi karşısında gösterdiği metanetli duruşu sergileyebilen tek kişi, Sokrates’in yatağının ucunda başını öne eğmiş bir şekilde oturan öğrencisi Platon’dur. David, Platon'u kır saçlı, yaşlı bir adammış gibi resmetmesine rağmen, Sokrates öldüğünde Platon yirmi dokuz yaşındaydı. Ardında yazılı bir kaynak bırakmayan Sokrates’in hayatına dair bildiğimiz birçok şeyi, Platon’un yazıya geçirmesi sayesinde biliyoruz. Bu yüzden David, onun ayaklarının dibine bir kalem ve parşömen tomarı yerleştirmiş.

Crito ve Platon dışındaki diğer tüm figürler bilge adamın ölümü nedeniyle üzüntüleri ve haykırışlarıyla resimlenmiş. Sokrates, ölümü sırasında Apollodoros’u hücreden dışarı çıkartmış olmasına rağmen, burada duvara kapanarak ağlayan bir figür olarak yer alır. Kemerin altındaki merdivenleri yukarı çıkarken resimlenen Sokrates’in karısı Xanthippe.  Hücreden dışarı çıkarılırken, otuz yıllık hayat arkadaşına el sallayarak veda ediyor. Bize arkası dönük olan genç, bir eliyle zehir kadehini uzatırken, diğer eliyle gözyaşlarını siliyor.


Ölümün Tesellisi
Fransa’daki devrim öncesi demokratik heyecanla antik idealler arasında sıkı bağlar kurmayı başaran David, bu konuyu resimleyerek insanları, sonuçları ne olursa olsun inandıkları uğruna dik durmaya cesaretlendirmişti. Sokrates’in Ölümü’nü resimledikten iki yıl sonra Fransız Devrimi başlamıştı. David, Ulusal Kongreye katıldı ve cumhuriyetçi gösteriler düzenledi. Politik eylemleri onu giyotine götürmek üzereyken, son anda kısa mahkumiyetle kurtuldu.

Alain de Botton, Felsefenin Tesellisi isimli kitabında Jacques Louis David’in Sokrates tasvirinden çok etkilendiğini yazar. Botton resmedilen davranış ile kendi davranışları arasında zıtlık olduğunu fark eder. Herkes tarafından sevilmek istediği için doğruyu söylemektense, insanların duymak istediklerini söylemektedir. Çoğunluk tarafından kabul gören fikirleri sorgulamamaktadır. Daima alanlarında otorite olmuş kişilerin onayını almaya çalışır. Oysa Sokrates onun olamadığı her şeydir. Toplum tarafından kabul görmediği ve suçlu bulunduğu zaman bile düşüncelerini değiştirmez, dize gelmez ve kendine olan güveni kırılmaz. Üstelik bu güveni kibirden değil felsefeden gelir. Bu resim ona toplumun onayladığı davranış biçimlerine ve fikirlere doğru tembelce yönelmektense, başka şeyler de yapabileceğini düşündürür.

*‘Sokrates suçludur. Yeraltında, gökyüzünde olup bitenleri araştırıyor, açıkça, eğriyi doğru diye gösteriyor, başkalarına da kendisi gibi olmalarını öğretiyor.’ Meletos




27 Nisan 2018 Cuma

Ivan Ayvazovski’nin Gözünden İstanbul



İvan Ayvazovski, Tepe Başından İstanbul’un Gece Görünüşü, 1845 veya 1857.
Resimde ilk dikkat çeken yapı Galata Kulesi’dir. Galata Kulesi’nin solunda Nusretiye Camii, onun solunda ise Defterdar Camii yer alır. Arka planda solda Üsküdar’dan Fenerbahçe’ye uzanan Anadolu sahili yer almaktadır. Sağda; Topkapı Sarayı, Aya İrini, Ayasofya, Sultanahmet Camii, Beyazıd Yangın Kulesi

Osmanlı Devleti, Batılılaşma adına ilk adımı Sultan Abdülmecid döneminde Tanzimat Fermanı ile atar. Demokratikleşme, modernleşme ve merkezileşme sürecinde resim sanatına olan ilgi de artar. 1857’de inşaatı tamamlanan Dolmabahçe Sarayı Batılı zevkine göre dekore edilir, sarayın duvarları için Batılı sanatçılardan resimler sipariş edilir. Bazı ressamlar ise bizzat padişah tarafından İstanbul’a davet edilirler. 1861'de tahta geçen Sultan Abdülaziz saray koleksiyonunu genişletir. Kendisi de resim yapan Abdülaziz’in döneminde açılan birçok sergiye destek olduğu bilinmektedir. Osmanlı Padişahları arasında kendi heykelini yaptıran ilk ve tek sultan Abdülaziz’dir.
1845 yılında Rus Çarı I.Nikolay’ın oğlu General Amiral Konstantin Nikolayevich babasının talimatıyla, Rus denizci, seyyah ve Amiral F. P. Lipke’nin yönetimindeki  gemilerle Osmanlı, Küçük Asya(Anadolu) ve Yunan Takımadaları’na keşif için sefer çıkarlar. Konstantin Nikolayevich bu seferler sırasında İstanbul’a geldiğinde Sultan Abdülmecid ziyaret etmek ister. Beylerbeyi Sarayı’nda düzenlenen davette Rus donanmasının resmi ressamı olan İvan Ayvazovski de vardır.



Ortaköy’de Mehtap, 1894.
Büyük Mecidiye cami ve Ortaköy İskele Meydanı’nın baskın olduğu kompozisyonun arka planında Boğaziçi tepeleri yer alıyor. 
Ivan Konstantinoviç Ayvazovski veya diğer adı ile Hovannes Kevork Ayvazyan, Temmuz 1817’de eskiden Osmanlı Devleti’nin bir parçası, daha sonraysa komşusu olan Kırım, Feodosya’da(Küçük İstanbul), Konstantin Gayvazzovski isimli bir tüccarın beşinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha küçük yaşlarında kendi kendine keman çalmayı öğrenen Ayvazovski’nin, sanata olan yeteneği komşunun duvarına kömür parçalarıyla çizdiği manzara resimlerini gören mimar Yakov Kristiani Koch tarafından fark edildi. Ayvazovski, Koch’un yanında resim hakkında temel kuralları öğrendi. Koch onu kağıtı kalem ve boya yardımı alabilmesi için vali Kaznaachev ile tanıştırdı. Aivazosvky’nin yeteneğinden çok etkilenen Kaznaachev, görevi gereği Kırım’ın daha büyük bir şehri olan Simferopol’e taşındığında kendi oğluyla birlikte onu da yanında götürdü. Kaznaachev’in  St. Petersburg’la bağlantılı arkadaşı Natalie Feodorovna Naryshkin, onun resimlerini beğenerek St. Peterburg İmparatorluk Akademisinde’ki ressam arkadaşı Salvatore Tonci yollamıştır. Bunun sonucunda 1833'de on beş yaşındayken Saint Petersburg Güzel Sanatlar Akademisi'nden burs kazanarak Maxim Nikiforoviç Vorobyov’un öğrencisi oldu. Resimlediği deniz manzaraları sayesinde 1836’dan sonra bir yıl arayla Akademi’den iki madalya kazanır. Hocalarının isteği üzerine manzara resimleri çalışmak için iki yıl Kırım’a gider. Döndüğünde Rus donanmasının Baltık Denizi’nde yaptığı tatbikatlara katılarak deniz manzaraları üstüne çalışmalarını sürdürdü. Ülkesi dışına ilk çıkışı 1840 yılında devlet tarafından eğitimine devam etmesi için İtalya’ya gönderilmesiydi. İtalya’daki çalışmaları sırasında Avrupa’nın birçok şehrinde sergiler düzenledi, Joseph Mallord William Turner, Delacroix ve Horace Vernet gibi birçok ünlü ressamla tanıştı.1844'te Rusya'ya dönüşünde Rus Donanması'nın resmi ressamlığı görevine alındı.
1845 yılında Rus Donanmasında görevli olarak İstanbul’a ilk gelişinde yaptığı resimlerle Sultan Abdülmecid’in ilgisini çeken Ayvazovski, ileride tablolara dönüşecek birçok eskizle Rusya’ya döndüğünde bunların bir kısmı sarayın duvarlarına asılır. 1846’da yaptığı yirmi yedi resimden biri İstanbul’u konu alır. 16 Mart 1846’da Knyaz Zubov’a şunları yazar:

Bu aralar İstanbul’u geniş tabloya çizmeye başlıyorum… Belki de bu şehirden daha heybetli başka bir yer yoktur, oraya gidince Napoli de Venedik de unutuluyor.’


Haliç’e Giriş, 1845.
Soldan sağa; Beyazid Camii, Beyazid Yangın Kulesi, Süleymaniye Külliyesi, Yavuz Sultan Selim Camii ve Galata Kulesi. Bu tarihte var olan iki köprü de resimde yer almıyor.

İstanbul’ ikinci ziyareti 1857 Mayıs ayında Fransa dönüşünde, üçüncü ziyaretini ise Süveyş Kanalı’nın açılışı için olarak Mısır’a giderken yılında 1869 gerçekleşir. Bu ziyaretlerinde farklı tatlar almış, şehri ve insanlarını giderek daha yakından tanımış ve kendine yüksek düzeyde çevre edinerek kendisi de ressam ve büyük resim meraklısı olan Sultan Abdülaziz ile dostluk kuracak kadar çok görüşmüştü. Ayvazovski, Sultan Abdülaziz’in sanata olan tutkusunu Ebuziya Teyfik Bey’e şöyle anlatmıştı:

 ‘Sultan Abdülaziz’den resimlerim karşılığında aldığım ihsanı, hiçbir hükümdardan almadım. Fakat padişahın bende cihan hazineleri ile değişmeyeceğim bir yadigârı vardır ki, yegâne iftiharımdır. Bu bana sipariş etmiş oldukları, bir sandal numunesidir. Kırmızı kalemle dört beş çizgiden ibarettir. Ben bir ressamım. Pek çok çizim görmüş olmama rağmen dünyada, bir sandalın böyle halini dört çizgi ile gösteren hiçbir ressam görmedim.’


Küçük Çitlik Vadisi’nden Dolmabahçe Sarı ve Sultan Abdülaziz, 1874
Sultan ve mahiyetinin sağında Küçük Çiftlik Deresi üstünde bulunan köprü, solda Bayıldım Bahçesi.
Arka planda; Üsküdar ve Kız Kulesi. Sağda Ahırkapı Feneri, Tıbbiye Camii

Aivazovsky'nin İstanbul ziyaretleri içerisinde en önemli olanı 1874 yılında Sultan Abdülaziz’in davetiyle İstanbul’a dördüncü ve son kez gelişidir. Sultan Abdülaziz ondan Dolmabahçe Sarayı için İstanbul ve Boğaz manzaralı 30 resim sipariş eder. Mimarbaşı Sarkis Balyan'ın Kuruçeşme’deki konağında misafir edilerek tabloları hazırlar. 10 Ekim 1874’te İstanbul’da bulunurken, genç ressamlara nasihat olarak şunları söyler:

 ‘Eğer Tanrı bana bir miktar kabiliyet verdiyse, geri kalanını durmadan çalışarak kazandım, bu böyle bilin. Ve ben hala kendimi tabiatın talebesi olarak görüyorum, Dolayısıyla, siz de, benim yaptığım gibi, çalışın ve çabalayın. Memnuniyetle görüyorum ki sizler, kısa sürede, sanatta uzun bir yol kat etmişsiniz. Mesela Sarkis Bey’in kurduğu saraylar muhteşem ve her ressam onun fevkalade zevki ve ustalığına hayranım…’’

135 farklı şehir gezmiş olan Ayvazovski, Rusya dışında en çok İstanbul’u sevdiğini söylemişti. İstanbul’u birçok açıdan resimlemiş, gökyüzünün ve boğazın her haline tanık olmuştu. Hayatı boyunca yaklaşık altı bin tablo imzalamış olan bu adamın iki yüzden fazla İstanbul konulu tablosu vardır. Osmanlı padişahlarından hizmetleri karşılığında çeşitli nişanlarla onurlandırılır. 2 Mayıs 1900 tarihinde beyin kanaması sonucu hayatını kaybettiğinde yaptığı son resim yine bir İstanbul manzarasıydı.

(Spotify Ivan Ayvazovski playlist için
https://open.spotify.com/user/11176618618/playlist/4IXASUg9WIbIafK40Y8EMm?si=QoWCPXxyREqwYKSqoM92cQ )

Skyroad Dergisi Nisan 2018


18 Şubat 2018 Pazar

Masumiyet ve Deneyim

18. yüzyılda İngiliz Romantizminin önemli figürlerinden biri olarak kabul edilen William Blake, hem şairliği, hem gravür ustalığı hem de felsefi düşüncelerini birleştirerek ortaya iki kitap çıkardı: Songs of Innocence(Masumiyet Şarkıları) ve Songs of Experience (Deneyim Şarkıları). Farklı tarihlerde yazılan ve daha sonra birleştirilerek tek bir kitaba dönüştürülen bu iki şiir kitabında Blake, masumiyet ve deneyim gibi iki zıt durumu anlatabilmek için çoğunlukla ‘çocuk’ figürünü kullanır. Blake’e göre insan doğadan uzaklaştıkça masumiyetini yitirerek tecrübe kazanır. Baca Temizleyicisi* de bunlardan biridir. Şiir, annesi öldükten sonra çalışması için babası tarafından baca temizleyicisi olarak satılan bir çocuğun ağzından yazılmıştır. İlk şiirde masum bir çocuk figürü olan Tom Dacre, diğerinde ise hayatın gerçekleriyle masumiyetini geride bırakan kederli bir çocuk haline dönüşür. İlk şiirde saçları tıraşlandığı için ağlayan Tom, ikinci şiirde karlarla kaplı caddelerde siyah bir leke olarak dolaşır, ona iyi davranacak babanın hayalini kurar. Blake, çocuğun ağzından anlattığı hikayede aslında yaşadığı dönemin insanını ve toplumunu sanatın diliyle eleştirir. 
...

Batı’da 18. yüzyılın ikinci yarısında hız kazanan Sanayi Devrimi toplumsal yapıyı baştan ayağa değiştirdi. Endüstriyel kentlerin gelişmesi ve fabrikaların artması işçileri bekleyen adaletsiz çalışma şartlarını beraberinde getirdi. İşçiler ağır çalışma koşullarına sadece karın tokluğu için dayandılar. Sanayileşmenin ağırlığı altında gerçek anlamda ilk ezilenler ise çocuklar oldu. Sanayi dönemi İngiltere’sinde fabrikalarda çalışan işçilerin 3’te 2’si kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Yokluk çeken aileler gelir sağlamak için çocuklarını çalıştırmaya, hatta satmaya başladılar. Özellikle küçük yaştaki çocukların baca temizleyicisi olarak çalışmaları oldukça yaygındı.

1666 yılında gerçekleşen Büyük Londra Yangını sonrası kent yeniden inşa edilmişti. Bu düzenlemeler sonucu evlerin şömine bacaları daraltıldı. Küçük bacaların içine artık yetişkinler giremedikleri için baca temizleme işini çocuklara yaptırmaya başladılar. Bu işi yapmak için 4-7 yaşları arasındaki özellikle cılız erkek çocuklar baca ustaları tarafından ya yoksul ailelerden satın alınıyor ya da kimsesiz çocuklar toplanıyordu. Bu kişiler onlara yiyecek veriyor, işi öğretiyor ama yaptıkları işin karşılığında para vermiyordu. Yedi yaşını bitirdikten sonra artık bacaların içine giremedikleri için bedenleri zedelenmiş, ciğerleri kurumla dolmuş ve ciddi görme problemleriyle baş etmek zorunda kaldıkları için iş göremez olur ve ölüme terk edilirlerdi. Bir şekilde yaşamayı başarabilmiş çocuklar ise skrotum kanserinden hayatlarını kaybettiler. 
...

Kanser ve çevresel faktörler konusunda yapılan ilk çalışma William Blake ile aynı çağda yaşamış olan Doktor Percivall Pott tarafından yapılmıştır. Doktor Pott’un 1775 yılında yayınladığı çalışmasına göre baca temizleyicisi çocuk işçiler ile sktoral (testis derisi) kanseri arasında bir ilişki vardı. Pott’un bu çalışması sonucu kanser için alınan ilk önlem, çocuklara el ve ayak bileklerinden bağlanan giysiler giydirmek ve her akşam yıkanma zorunluluğu getirmek olmuştu.
1788’de devlet tarafından konu hakkında çıkarılan ilk yasa olan Baca Temizleme Kanunu bu çocukların çalışmasını engellememişti. 1833 yılında 10 yaşın altındaki çocukların çalışması yasaklandı. Tüm çabaların sonuç vermesi için 1864 yılını beklemek gerekti. Baca Süpürücüleri Yönetmeliği sonucunda artık bu iş için çocuklar değil yeni geliştirilen malzemeler kullanılmaya başlandı. 1875 yılında bir bacada sıkışarak ölen son çocuk George Brewster oldu. Ustası William Wyer adam öldürmekten dolayı suçlu bulundu.
...

*BACA TEMİZLEYİCİSİ
Annem öldüğünde çok küçüktüm,
Babam sattığında henüz dilim
Bile dönmüyordu ‘temizle’ sözüne
İste yatıp baca temizliyorum işte.
Bir Tom Dacre var, kıvırcık saçlarını
Kuzu gibi kırktıklarında ağladı.
Dedim ki ona ‘’Takma hiç kafana
Artık saçların kirlenmez kurumla’’.
Kesti ağlamayı böyle deyince,
Neler neler gördü düşünde o gece!
Çocuklar; Dick, Joe ve binlercesi,
Kara kara tabutlar içindeydi.
Bir melek gelip tabutları açtı
Işıl ışıl parlayan bir anahtarla;
Bütün çocuklar hoplaya zıplaya,
Güneşe koştu, ırmağa koştu.
Bulutlar ağdılar çıplak ve pak,
Dans ettiler rüzgarda ve o melek
Tom’a dedi ki ‘’iyi bir çocuk ol
Tanrı baban olsun, sen de mutlu ol.’’
Tom uyandı, sabah karanlıkta kalktık,
İşe çıktık çantamızı fırçamızı alıp,
Mutluydu Tom, üşümüyordu soğukta,
Herkes işini yapsın, gerek yok korkmaya

BACA TEMİZLEYİCİSİ
Küçük siyah bir şey karlar arasından,
Bağırıyordu: ‘’temizlikçi!’’ kederli bir sesle
‘’Söyle bana, nerede senin annen baban?’’
‘’Dua etmeye gittiler kiliseye
Çimenlerde beni mutlu gördüler,
Gülüp oynuyordum karlar üstünde
Ölüm elbisesini giydirdiler,
Bu kederli şarkıyı öğrettiler bir de.
Şarkı söyleyip mutlu göründüğüm için,
Sandılar ki bir kötülük yok yaptıklarında,
Şükretmeye gittiler, Tanrıya, papaza, krala,
Acılarımız üstüne cenneti kuranlara.’’
William Blake
(Masumiyet ve Deneyim Şarkıları, çev. T. Alkan, İstanbul 2004)

5 Şubat 2018 Pazartesi

Huzur Nerede Aranır Vincent

Vincent'in Paris'te geçirdiği son kış ayında resimlediği otoportresi, Eylül-Kasım 1887.  

‘Yılın sonuna doğru farklı bir adam olup çıkacağım. Bir yuvam olacak ve sağlığım konusunda huzura ereceğim. Böylece burada vaktinden ince soluksuz kalıp göçmemeyi umabileceğim.’

4 Mayıs 1888


ARLES
Paris’e yerleştiğinden beri yılın yarısını yağmurlu geçiren bu şehrin ışığının kendisine uygun bulmadığını sık sık dile getiren Vincent Van Gogh, 20 Şubat 1888 tarihinde burada geçirdiği iki yılın sonunda yanına izlenimcilerin uçuculuğunu alarak Arles’a giden bir trene biner. Artık hayatı ve sanatı için umut dolu yeni bir sayfa açılmıştır. Arles’a gelir gelmez bir lokantanın üst katında bulunan Hôtel Carrel'den, günde beş frank ödediği bir oda kiralar. Henüz kendisine model olacak birini bulamadığı için Arles'ın çevresindeki ağaçları, çiçekleri, dağları resmeder. Paris’te hasret kaldığı doğaya özlemini giderir, yetersiz beslenme ve alkol yüzünden gitgide bozulan sağlığının doğa yürüyüşleriyle iyiye döneceğini umut eder.
Arles’da geçirdiği ilk günlerini kardeşi Theo’ya şöyle yazar:
‘Yolculuk boyunca seni de en azından görmekte olduğum yeni diyar kadar düşündüm. Ama ileride belki de sen de buraya sıkça gelirsin diyorum içimden. Bana öyle geliyor ki insanın huzuruna ve iç rahatlığına tekrar kavuşacağı bir sığınağı olmadıkça, Paris’te çalışabilmek neredeyse imkânsız. Bu olmadan insanın düpedüz uyuşuk hale gelmesi kaçınılmaz.’
Vincent van Gogh, Bridge at Arles, 1888
Vincent, Arles’da geçirdiği on beş ay içinde yaklaşık yüz eskiz, iki yüz yağlı boya resim ve iki yüzden fazla mektup yazmıştı. 
Vincent Paris’te yaşadığı dönemde birçok sanatçının atölyesinde birlikte çalışma imkanı bulmuş ve çoğu ressamla yakın ilişkiler kurmuştu. Bu sayede renk ve fırça kullanımını geliştirmiştir. Sanatını kökten değiştiren Japon sanatıyla da Paris’te tanışmış, yüzlerce Japon baskısını toplamıştı. Ama Arles’a gelişi onun Japon sanatına duyduğu ilgili bile azaltınca kız kardeşine ‘Kendi kendime Japonya’da olduğumu söylüyorum, geriye gözlerimi açıp çevremdeki her şeyi sindirmek kalıyor.’ diye yazmıştı. Paris’te bulamadığı ışığı, Güney’in ışığını Arles’da bulmuştu.
 SARI EV
Arles’da ikinci evi yine bir kahvenin üst katında Café de la Gare’de kiraladığı oda olmuştu. Ama tek göz oda onun hayallerini gerçekleştirmesi için yeterli değildi. Amacı onunla aynı hedefi olan sanatçıları bir araya toplayıp, birlikte çalışarak üretecekleri bir sanatçı kolonisi oluşturmaktı. Bu amacı uğruna ilk adımı mayıs ayında Lamartine meydanındaki dört odalı, yeşil panjurlu o ünlü Sarı Evi'ni kiralayarak attı. Daha ilk günden hiçbir zaman elde edemediği huzuru bu evde bulduğuna inanıyordu. Theo’ya yazdığı mektubunda bu evdeki yatak odasında bulduğu sükunu, iç huzuru ve dinginliği anlatır:
‘Sevgili Théo,
Odayı gözlerinde canlandırabilmen için bir krokisini yolluyorum. Beni sorarsan, iyiyim. Gözlerimin yorgunluğu sürse de, yeni düşüncemi kafamda planlamaya ve sana anlatmama mani olamadı. 30 numara tuvale yapılmış bir tablo daha. Bu kez söz konusu sadece yatak odam, rengin her şey kabul edildiği, ve sadeliği kadar nesnelerin de tarzları bakımından yüceldiği bu resim insanda dinlenme ve daha da ötesi uyuma isteği doğuruyor. Tek sözcükle, resme baktığında beynin ve imgelemin dinlenecek. Duvarlar soluk mor. Zemin kiremit rengi. Yatağın ve iskemlelerin ahşabı taze tereyağı renginde. Yastıklar ve çarşaf yeşilimsi limon rengi. Battaniye cırtlak kırmızı. Tuvalet masası portakal rengi, leğen ise mavi. Kapılar leylak rengi. Hepsi bu, kepenkleri kapalı bu odada başka bir şey yok. Kaba hatlarıyla mobilyalar da önüne geçilemez bir sükunu simgeliyor. Tablolardan iskemlelere kadar her birinin kendine özgü bir karakteri var. Örneğin yatağın sağlam yapısı dayanıklılığı ve huzuru yansıtmakta. Duvarda asılı portreler, ayna, havlu ve birkaç elbise. Çerçeveye gelince, resimde hiç beyaz olmadığına göre, beyaz olmalı. Yakalaması zor olan huzura meydan okumak uğruna bunları yapmalıydım. Konu üstüne daha da çalışacağım, ama konseptin ne denli basit olduğunu görüyorsun. Gölgeleri de yok ettim, resim adeta bir Japon estampına dönüştü. Sana uzun uzun yazamıyorum, uyumam gerek zira sabahın köründe kalkıp resme devam edeceğim. Ancak böyle bitirebilirim kısa zamanda resmi. Ağrıların ne alemde, bana yazmayı ihmal etme. Bana kısa zamanda yanıt vermeyi unutma. Sana bir gün diğer odaların da krokisini yollayabilirim.’*
Vincent’in burada bahsettiği ‘salt dinginliği’ temsil yatak odasının tablosu, Theo‘ya yazılmış mektupların on üç tanesinde daha karşımıza çıkar.
Vincent van Gogh, The Yellow House, 1888 .
Birinci katta, köşedeki iki panjuru da açık olan pencere Paul Gauguin kaldığı oda. Diğer pencerenin altı ise Van Gogh'un yatak odasıdır.

YATAK ODASI
Arles’daki Yatak Odası Van Gogh’un ürettiği üç ayrı resmin ortak adıdır. Resmin ilk versiyonuna bakacak olursak 17 Ekim 1888 tarihli "yatak odamın resmini bu akşamüstü bitirdim" dediği mektubu sayesinde resmin tamamlandığı kesin tarihi de biliyoruz. Yeşil panjurları kapalı olan duvarları soluk mor, zemini kiremit rengi ahşap zeminli bir odaya bakıyoruz. Duvardaki resimler de yine kendi yaptıklarından. Sağdaki portrelerden biri Paul-Eugene Milliet, diğeri Eugene Boch‘a ait. Yatağın arkasında ise yine aynı dönem yaptığı Kayalıklar ve Meşe Ağacı isimli resmi asılı. Kompozisyonu oluşturan birçok öğe, resmin üst sınırı tarafından kesilmiş durumda : duvarlar, kapılar, pencere ve tablolar. Bir çok öge de çift resmedilmiş: iki yastık, iki iskemle, iki portre, hatta iki kapı görüyoruz. Bu kapılardan solda olanı, Gauguin için düşündüğü odanın kapısı.
1888 yılının sonlarına doğru Vincent’in ısrarları sonucu ziyaret etmeyi kabul eden Gauguin ile iki ay bu evde ve Arles çevresinde birlikte resim yaptılar. Ama Gauguin küstah bir adamdı ve baskın karakteri Van Gogh'u hayal kırıklığına uğratmıştı. Şiddeti giderek artan tartışmaları Vincent’i bunalıma sürükledi ve bu tartışmalar onun kendi kulağını kesmesiyle son buldu. Gauguin Sarı Evi’i terk etti, Van Gogh ise kısa süre sonra kendi rızasıyla Saint Remy’de Saint Paul de Mausole akıl hastanesine yattı. Hastanede açık havaya çıkıp resim yapamadığı zamanlarda ya bitmemiş resimlerini tamamlıyor ya da eski resimlerinin kopyalarını yapmaya başlamıştı. Kopyaladığı resimlerden biride belki o günlerde özlemini duyduğu huzur dolu Sarı Evi’nin yatak odasıydı.
İkinci versiyonu o hastanedeyken tablonun bir su baskını nedeniyle hasar gördüğünü öğrenince yapmıştı. Bu versiyonda zemin ve duvarlar ilkinden farklı boyadı. Farklı olan başka bir detayda sehpanın üzerindeki eşyalardı. Üçüncü versiyon ise diğerlerinden daha küçük olarak ailesine göndermek için yaptı. Burada ressam arkadaşlarının portresinin yerine kendi otoportre ve kız kardeşinin portresini yerleştirmişti.
Vincent van Gogh, Bedroom in Arles, 1888

Vincent resmin üçüncü versiyonunu tamamladıktan on ay sonra intihar etti. Theo’ya yazdığı son mektubunda hayatı boyunca aradığı ama asla bulamadığı huzurdan bahsetmemişti. Ama çalışmaları uğruna nasıl bir hayat geçirdiğini özetlemişti:
‘Böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışmalarım uğruna yarı-deli bir insan oldum -olsun, kabul-.’

Kaynaklar
Dostlukla, Seçme Mektuplar Vincent Van Gogh, Yapı Kredi Yayınları
Theo’ya Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları

(Bu yazı Ocak 2018 tarihinde Skyroad dergisinde yayınlanmıştır.)




8 Ocak 2017 Pazar

Seni Unutmamak İçin Çiziyorum





Jean-Baptiste Regnault , The Origin of Painting, 1785


Adelbert Von Chamisso’nun 1822 tarihli ‘Peter Schlemihl’in Garip Öyküsü’ isimli kitabı, zenginlik uğruna gölgesini şeytana satan adamın başından geçenleri anlatır.Kitabın önsözü şöyledir:

Işıktan yoksun kalan, aydınlatılmamış tarafta yer alan bölümü ‘gölge’ olarak adlandırırız. Gölgenin biçimi onu aydınlatan cisme ve ikinci olarak da onu aydınlatan nesneye uzaklığı oranında bağımlıdır. Onu üreten üç boyutlu bir cismin yüzeyinin arkasında yer alan gölge, bu katı cismin yüzeyinin gölgeyi temsil eden bir parçasıdır.

Gölge ne işe yarar?


Unutmanın önüne geçmek için getirilen birinci çözüm, yazmaktı; ikinci çözüm ise resmini yapmak. Romalı tarihçi Yaşlı Plinius, resim sanatının doğuşu hakkında çok az şey bildiğimizi söyler. Resmin kökenlerine dair yazdığı hikâyesinde birbirini çok seven ama ayrılmak zorunda kalan bir çiftten bahseder. Kaybetme korkusu yaşayan kadın, sevgilisinin gölgesinin dış hatlarını duvara çizer. Böylelikle o gittiğinde,duvarda onu hatırlayabileceği bir izi olacaktır. Bu konu yüzyıllar boyunca Avrupa resminde sıkça betimlenmiştir. Ama Jean-Baptiste Regnault’un tasvirini daha etkileyici buluyorum. Sevdiğinin gölgesini hızlıca duvara işleyen bir kadın. Güneş batmak üzere, gökyüzü sakin. Bu çiftin beraber geçirebileceği son gün olmalı çünkü güneş batıyor. Bu çoban yemyeşil vadide hayvanları otlatmaya gittiğinde, onu bekleyen ve özleyen kadın, sevgilisinin duvardaki kara lekesine baktığında onu anımsayacaktır.

Aşkın resmin mucidi olduğunu söyleyebilir miyiz?



Rönesans ressamlarının gözdesi, Floransa'nın güzellik kraliçesiyle tanışın. Aslında kendisini çok iyi tanıyoruz. Çünkü ressam Sandro Botticelli'nin çoğu kadın tasvirinde Simonetta Vespucci karşımıza çıkar. Venüs, bin yıl süren karanlık çağ sonrası Floransa topraklarında yeniden doğduğunda yüzü Simonetta’nın yüzü olur. İlkbahar isimli resminde kışın ardından çiçekleriyle geri gelen kadındır o. Botticelli’nin büyük bir aşkla bağlı olduğu bu kadın, yirmi üç yaşında tüberküloz yüzünden öldüğünde, onu otuz yıl boyunca resimlerindeki kadınların yüzü olarak resmetmeye devam eder. Botticelli, Simonetta'nın yanına gömülmeyi vasiyet eder. Rivayete göre bugün Chiesa Ognissanti kilisesinde Simonetta’nın ayakucunda yatmaktadır.

Peki, sanat bizim için neden önemlidir?
Sanat sevdiklerimiz gittiğinde onlara tutunmamızı sağlar belki.

Seni unutmamak için çiziyorum Simonetta…

Bu yazı Aralık 2016'da Bavul Dergi'de yayınlanmıştır.

27 Kasım 2016 Pazar

Sanat ve Hastalık Teşhisi


Resimlere bakarak insanların hastalıklarını teşhis edebilir miyiz?


Jan Van Eyck, Meryem ve Çocuk İsa, 1436

Eyck'ın bu resmi sayesinde doktorlar rahip Joris van der Paele'nin geçirdiği hastalığa teşhis koyabilmişlerdir.


Solda Lucas Cranach, V. Charles, 1533 Sağda James Ensor, Skeletons Fighting Over a Pickled Herring, 1891
Resimdeki iki figürde de öne doğru çıkıntılı bir çene anlamına gelen Prognatizm görülüyor. Bu durum genellikle altta yatan başka bir hastalığın habercisi olarak kabul ediliyor.


Frans Hals Maritge Voogt Claesdr Portresi 1639 Heberden ve Bouchard nodülleri?


Diego Velázquez Old Woman Frying Eggs 1618

Yaşlı kadın, genellikle elin üst tarafında bilek eklemi civarından görülen Ganglion kistine
sahip gibi duruyor.


Jean Fouquet Portrait of the Ferrara Court Jester Gonella 1442 Ektropiyon: Göz kapaklarının dışa dönmesi.
Pedro Gonzales 1537'de normalin üzerinde vücut kılına sebep olan Hipertrikoz hastalığı ile doğdu. Gonzales'in çocuklarının ikisi de hipertrikoz hastası olarak doğmuştur.

Jean-Martin Charcot A Clinical Lesson at the Salpêtrière 1887 Duvarda tıp tarihinin en iyi bilinen resimlerinden biri yer alıyor Charles Bell, Tetanoslu Hasta, 1809.





Lopez Vicemte Portaña Albay Juan de Zengotita Bengo 1842 Sağ gözde pitozis?




Caravaggio Hasta Baküs 1593 Baküs'ün hastalığı neydi? Hepatit mi? Sarılık mı?
Konu hakkında bir makale: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1963406/pdf/0429.pdf

Jusepe de Ribera'dan Solda Aziz Onophrius, 1642 Sağda Aziz Jerome, 1637

Bu iki aziz Pectus Excavatum denilen göğüs kafesi çöküklüğüne sahip.


Vladimir Borovikovsky Murtaza Kuli Han 1796 Klinodaktili: Parmakların kıvrık kalması.



Picasso'nun yaptığı Pierre Auguste Renoir portresi, 1919 Renoir romatoid artrit hastasıydı.


Francisco de Goya Boys Climbing a Tree 1791 Tinea Favosa: Kafa derisinde oluşan enfeksiyon.



Raphael'den iki resim Solda The Engagement of Virgin,1504 Sağda La belle jardinière, 1507

Konu hakkında bir makale: https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1119286/pdf/1622.pdf



Not: Teşhisleri uzman bir doktor olarak yapmadım. Konu hakkında yaptığım araştırmalar sonucu elde ettiğim bilgilerdir.





11 Temmuz 2016 Pazartesi

Dişil, Latif ve Sorumsuz






19.yüzyılda Fransız Resim ve Heykel Akademisi sanat kuramcıları resmi iki temel ilke çerçevesinden tanımlıyorlardı. Bunlardan biri çizgi, diğeri renk. Akademiye uygun sanat yaratılırken bu ilkelerden hangisinin etkin olduğuna dair uzun tartışmalar yapıldı. Çizgi mi yoksa renk mi tartışması hiçbir zaman sonuçlanamadı. Çizgi akla ve rasyonaliteye seslenen zihinsel bir araç olarak görülürken, renk ise duyguların taşıyıcısı ve dolayısıyla akla aykırı bir şey olarak görülüyordu.




Jean-Leon Gérome
Kahire’deki Halı Tüccarı
1887

Gerome bu resmi Kahire Pazarı’nı 1868'de ziyareti sırasında yaptı. Kapının hemen üstüne asılmış bir Konya halısı. Bugün bu halının bir benzeri İstanbul Türk İslam Eserleri Müzesi’nde bulunmaktadır.

Hepsinin üstüne egzotikliği işaret eden farklı renklerde - neredeyse neon yoğunluğunda- giysiler giydirmiş.Diğer oryantalist ressamlar gibi Gérôme için de renk demek ''öteki'' demekti.
Renk farklılığı tanımlar, bedenlere olan iştahı körükler...
Renk bir kültürler hiyerarşisine işaret eder.
Gérôme bu resminde ''ötekinin'' temsilini yaratırken merkezine cinsiyeti koyar Çünkü renk oryantalistlere göre dişil, latif ve sorumsuzdur.